NASIL ÖĞRENİYORUZ ?

ve/veya

NİYE ÖĞRENMEMEKTE DİRENİYORUZ?

Aydın Uluçam, Mba

Öğrenme’nin en basit tanımı kişinin yeni bilgi ve deneyimler edinmesidir.

Bunu hangi yollarla yapar?

Doğa öğrenebilmemiz için bize çok değerli bir uzuv vermiştir; BEYİN

Beynimiz ile öğrenmemizi sağlayan uç noktalar bağlantılıdır. Bunlar duyularımızdır; yani görme, işitme, tatma, tensel temas ve koku alma.

Bu duyular, en güçlü olarak 0-6 aylık iken olmak üzere, teorik olarak her insanda, farklı boyutlarda vardır.

Aslında bu duyular, belki de insanlardan daha güçlü hali ile, hayvanlarda da mevcuttur. Ancak, muhakeme yetisine (karar verme, doğruyu yanlıştan ayırt etme) sahip insanlardan farklı olarak hayvanlar içgüdüsel (intuitive) davranışlarla hareket ederler.

Bunun sonucunda, insan, bilimin, haritanın, pusulanın ve teknik öğretilerin yardımı olmadan bir yerden bir yere seyahat edemezken, örneğin kuşlar, bunların hiç birisi olmadan, doğdukları mevsimi takiben kıtalar arası seyahat edebilirler.

Sonuçta, ikisi de hedefine vasıl olur. Ama insanın hedefine vasıl olabilmesi için çalışması, öğrenmesi, kendini geliştirmesi, azmetmesi gerekmektedir. Bu nedenle, insanların pek azı bunu başarabilirken, kuşların pek çoğu bunu başarabilmektedir.

Yuva yapmayı da buna örnek gösterebiliriz. Örneğin, karıncaların, örümceklerin ve bazı kuşların yaptıkları yuvalar “mimari harika” olarak nitelendirilirken, insanların yaptıkları evler ve binaların pek azı bu payeye layık olabilmektedir.

Bunun da nedeni, hayvanlarda bu yetinin “Allah Vergisi” olarak bulunup, insanda ise çalışarak, öğrenerek, araştırarak, uygulayarak, kendini geliştirerek ediniliyor olmasıdır.

Öğrenme olgusu, insandan insana, hatta kültürden kültüre farklılık gösterir.

Bazı insanlar, diğerlerinden daha çabuk ve etkin öğrenirler.

Bunun, zeka düzeyi, yetenek, ilgi / alaka, azim, ihtiyaç, mecburiyet, fiziki (anatomik) yapı gibi doğal nedenleri olabildiği gibi, inanç, din, kişilik gibi yapısal ve kültürel nedenleri de olduğu açıktır.

Örneğin, çok sıcak iklimlerde yaşayan insanların tembelliğe eğilimli olmaları gibi. Çok tembel bir insanın bile, mecburiyet karşısında cevval hale gelebilmesi gibi.

Öğrenmeye, kendini geliştirmeye ihtiyacı olmayan kişinin tembelliğe eğilimli olabileceğini söylemek de mümkündür.

Öte yandan, çok varlıklı ve güvende oldukları halde öğrenmeye ve kendini geliştirmeye açık kimselere de, özellikle gelişmiş kesimlerde rastlanmaktadır.

Literatürde (Bloom’s Taxonomy Of Learning Domains) üç temel öğrenme alanı vardır;

  1. Cognitive (Kavramsal, Zihinsel)
  2. Affective (Duygusal)
  3. Psychomotor (Psikomoto, Beyin –Beden İlişkisi – Bedensel yetenek)

Eğitim tekniğinde ise bunlara KSA adı verilir.

K: Knowledges (Bilgiler)

S: Skills (Beceriler)

A: Attitudes (Tutum ve Davranışlar)

Kültürlerarası farklılıklar ve/veya inanç kaynaklı farklılıklar Knowledges (Bilgiler) ve Skills (Beceriler)’den ziyade Attitudes (Tutum ve Davranışlar) kaynaklı olurlar.

Çünkü, yanlış olmadığı, yanlış öğrenilmediği ve öğretilmediği sürece Knowledges (Bilgiler) ve Skills (Beceriler) oldukça somuttur. Örneğin, bir aygıtın onarımını etkinlikle yapabilen kişilere hemen hemen dünyanın her yerinde (bazılarında az, bazılarında çok olmak üzere) rastlayabilirsiniz. Örneğin, dünyanın en bilgili ve yetenekli Vespa Motorsiklet tamircilerinden bir tanesi olan Osman Usta Ordu’nun ücra bir köyünde yaşamaktadır.

Halbuki, Attitudes (Tutum ve Davranışlar), büyük ölçüde, kişisel deneyim ve inançlarımıza dayanır. İnançlar ise, kültürümüz ve dinimiz ile çok yakından ilgilidir.

Ülkemizde, dini inançları gereği, “Haram” olduğu gerekçesi ile, Otelciliğe yatırım yapmak istemeyen, bu konuya ilgi duymayan ve öğrenmeye hiçbir şekilde eğilimi olmayan şirketler olduğu gibi (MADO), işsiz kalsa dahi otelcilik sektöründe çalışmayan / çalışmayacak şahıslar da vardır. Bunlardan bir tanesi, çok saygı duyduğum Şahin Akgül Bey’dir ki kendisi şarap ve alkollü içecekler konusunda uzman bir Yiyecek & İçecekçi olduğu halde, inancı gereği ağzına içki koymamıştır. Peki nasıl öğrenmiştir Şahin Akgül, şarap kalitesini ayırt edebilmek gibi çok sofistike bir konuyu? Çok okuyarak, çalışarak ve başkalarının deneyimlerine başvurarak.

Yukarıdaki piramitte görüldüğü gibi, en etkin öğrenme (Teach Others), öğrendiklerini başkalarına öğretme sırasında oluşur. Ondan sonra gelen ise “Bizzat Yaparak Öğrenmektir (Practice By Doing). Daha sonra “Münazara Grupları Oluşturma Tekniği” (Discussion Groups ve Gösterme (Demonstration) tekniği gelmektedir. Etkinliği en az öğrenme / öğretme yöntemleri ise, Ses ve Görüntülü (Audio-Visual – Ekrandan, radyodan, teypten, kasetten, v.s.) ve salt dinlemeye, okumaya ve yazmaya dayalı ”Sınıf / Dershane Öğrenim / öğretimidir (Lectures).

Bunların ötesinde, en etkin öğrenme, yukarıdaki tekniklerin tümünün sırası ve layıkı ile uygulanması ile oluşur.

Okullarımızdaki eğitimin, genelde, salt dinlemeye, okumaya ve yazmaya dayalı ”Sınıf / Dershane Öğrenim / Öğretimi (Lectures) olduğu düşünülür ise, çocuklarımızın, dünya standartlarına göre, başarısız olmalarına şaşırmamamız gerekir.

Bilmemiz gereken, aslında çoğumuzun bildiği bir husus da, öğrenmenin, kişiliğe, yeteneğe bağlı yaratışsal bir olgu olduğudur. Bu konuda yapılmış çok sayıda araştırma vardır. Özetle, bu araştırmalara göre, insanlar yapısal / yaratışsal olarak farklı konuları öğrenmeye eğilimlidirler. Örneğin, “Müzik Zekası”, “Matematik Zekası”, “Bedensel Zeka – Beceri Yetisi”, “Yaratıcı Zeka”, “Güzel Sanatlar Zekası”, “İnsan İlişkileri Zekası” gibi..

Bence “Yabancı Dil Yeteneği” diye de bir olgu vardır. Ankara Kolejinden, bizimle beraber, tüm derslerden başarı ile mezun olup da İngilizceyi bir türlü öğrenemeyen, dili dönmeyen çok sayıda arkadaşlarım vardır.

Burada dikkat edilecek husus, kişinin bu özelliğini fark edip o yolda ilerlemesini sağlamaktır. Bilinçli aileler çocuklarını bu açıdan değerlendirmeye çok özen gösterirler ve gerekirse bu konuda uzmanlardan da yardım alırlar.

Günümüzde, pek çok, tesadüfler ve/veya zorunluluklar gereği subay veya doktor olmuş tanınmış ve başarılı müzisyen veya ressam olduğunu hepimiz biliriz.

Hiç almamış veya eksik formal eğitim almış olmasına rağmen salt kendi yetenek ve hevesi ve çalışması sonucu belirli konularda çok başarılı olmuş kişiler de çoktur.

Eninde sonunda yetenekli oldukları, heves ettikleri alanda faaliyet gösterebildikleri için bunlar şanslıdırlar.

Bir de, hevesli ve yetenekli olmadıkları alanlarda ömür boyu çalışmaya mecbur ve mahkum olanlar vardır ki, yüksek öğrenim seçimlerimizdeki sakatlık dolayısı ile bu kimselere de sıklıkla rastlanmaktadır.

Bunlara, istemedikleri alanda çalışmaya mecbur olanları da eklemek gerekir. Satış Elemanlığı yapan kimyagerler, eczacılar, mühendisler gibi. Ne iş bulursa yapan öğretmenler gibi.

Politikacılık da belirli yetenekler ister; insan ilişkileri, hitabet sanatı, kıvrak zeka, iletişim, güçlü hafıza ve ikna kabiliyeti gibi..

Ama “Politikacılık” diye bir meslek yoktur. Mesela, özellikle gelişmiş bir ülkeye gittiğinizde, orada bir iş başvuru formu doldururken “…. / ….. tarihleri arasında Türkiye’de milletvekilliği yaptım” demeniz size bir şey kazandırmayacağı gibi kaybettirebilir de!…

Şimdi gelelim neden bazı insanların diğerlerinden daha kolay veya daha zor öğrendikleri meselesine. Bu durum, büyük ölçüde, yukarıda değinmiş olduğumuz “KSA”nın “A”sı olan, Attitudes (Tutum ve Davranışlar)ımızabağlıdır. Belirtmiş olduğumuz gibi, Attitudes (Tutum ve Davranışlar), büyük ölçüde, kişisel deneyim ve inançlarımıza dayandığı, inançlar ise, kültürümüz ve dinimiz ile çok yakından ilgili olduğu için öğrenmemizde çok büyük rol oynarlar. Örneğin;

  1. Dersi, öğretmeni, okulu (hep beraber veya birbirinden ayrı olarak) sevmek, özellikle duygusal ağırlıklı kültürlerde çok geçerli bir olgudur. Bu durum iş hayatımızda da geçerlidir. Oldukça duygusal insanlar olan, bizler, işyerlerimizi, amirlerimizi sevmek ihtiyacı duyarız ve onlardan da benzer tutum ve davranışlar bekleriz. Halbuki, gelişmiş toplumlarda bu duruma, en azından bizdeki kadar yoğun şekilde, rastlanmaz.
  1. Yine yukarıda değinmiş olduğum gibi, inançları gereği bazı konuları öğrenmek istemeyen, ilgi duymayan kimseler de olduğu kesindir.
  1. Zeka düzeyi yetersiz kaldığı (kafası basmadığı) için bazı konuları, istemesine rağmen öğrenemeyen kimseler de vardır. Beyin de, diğer uzuvlarımız gibi çalıştıkça, doğru kullanıldıkça ve de doğru ve iyi beslendikçe gelişen, aksi takdirde gelişmesi duran hatta geriye giden bir organdır. Beynin iyi beslenmesi demek, karbonhidrat ağırlıklı değil, protein ve vitamin + mineral ağırlıklı ve dengeli beslenmesi demektir. Ülkemizde bu tür beslenmenin yetersiz olduğu bir vakıadır. Beynin doğru kullanılması ise, insanların düşünmelerine, fikir üretip, fikir yürütmelerine set çekilmemesi, araştırıcı, soruşturucu (Skeptic), hesap sorucu, açıklama isteyen, demokratik yapıdaki kültürlerde oluşur. Bizde ise, genelde böyle bir kültürün (yeterince) olmadığı açıktır. Aslında, bu olgu, toplumumuz için 1700’lerden bu yana geçerlidir. Bunda İslam dininin hurafelerle harmanlanıp halka yutturuluyor olmasının payı çok ama çok büyüktür. Bunu sonucunda, vatandaşlarımızın bir yandan IQ düzeylerinin çok düşük olduğu (geri zeka sınırı) diğer yandan da bu sınırlı zeka düzeyini de verimli olarak kullanmadığı bilimsel olarak saptanmış durumdadır.
  1. Çok sık rastlandığı halde gizli kalan bir durum da “Öğretilemediği / Ehil olmayan öğretmene düştüğü için” öğrenemeyen veya geç veya eksik veya yanlış öğrenen insanların varlığıdır.
  1. Öğrenmeyi (genelde menfi olarak) etkileyen bir husus da “Şartlanmışlıklar”dır. Yabancı literatürde buna “Reinforcement – Koşullandırma” da denmektedir. Şartlanmış bir insanın düşüncesini, bilgisini değiştirmek ya çok zordur ya da mümkün değildir.

Beş yıldızlı bir otelde Hijyen konusunda ders verdiğim sırada sıcak yemeklerin saklanmasında dikkat edilecek ısı derecelerinden (5 derecenin altı veya 60 derecenin üstü) bahsederken genç ve temiz yüzlü bir mutfak personeli bana, bunların önemli olmadığını, önemli olanın yiyecek kabının yerden en az 20 santim yüksekte tutulması gerektiğini israrla söylemişti. Bunu ona köydeki büyük anası söylemiş. Kendisine, bunun olsa olsa, yiyeceği ortalıkta gezinen heşerattan (bir derece) koruyabileceğini, onun ötesinde bozulmasına engel olmayacağını ne kadar söyledi isem de ikna edemedim.

Buna bir örnek de dinimiz gereği abdest alma adabından da verilebilir. Vatandaşlarımız, abdest alma sırasında, sadece su ile yalapşap yıkanmanın kendilerini temizlediğine o kadar inanırlar ki, o elleri ile, gün boyu yiyecek ve içecek tutmakta sakınca görmezler. Nitekim MADO’nun patronu olan servis ettiği böreği çıplak elleri ile avuçladığında müşterisinin itirazı ile karşılaştığında, kendinden son derece emin olarak, “Ben abdestliyim!..” demiştir.

Kültürümüzden bir temizlik gibi gözüken pislik örneği de “Tareklenme” yani aptest ettikten sonra çıplak elle kıçını sade suyla temizlenme konusunda verilebilir. Kimyasal (Antiseptik) temizleyiciler dışında ne ile yıkarsanız yıkayın, elinizi salmonella ve türevi mikroorganizmalardan arındıramazsınız ve bu mikroplar, elinizi ağzınıza, burnunuza götürdüğünüzde, yiyeceklerinize değdiğinizde, hatta elinizdeki tırnak aralarına giren ve görünmez çatlaklardan içeri nüfus ederek sizi hasta ederler. Kaldı ki, dikkat ederseniz, büyük abdestini yaptıktan sonra lavaboya hiç uğramadan tuvaleti terk eden, bazıları düzgün görünümlü, insanları da gözlemleyebilirsiniz çevrenizde. Sırf bu nedene dayalı olarak ülkemizde mide ve bağırsak hastalıklarının çok yüksek düzeyde olduğu bilinmektedir. Gel gelelim bunu hiçbir Müslüman vatandaşımıza anlatamazsınız. Alın size öğrenmenin ve öğretmenin bir zorluğu daha.

  1. Öğrenimin en yoğun olduğu ortam, yaşamın başlangıç yeri olan ailedir. Çocuk, ilk doğduğu günden itibaren, muhtemelen ilkokula veya ana okuluna başlayacağı zamana kadar, hatta daha sonraları bile, ne öğrenirse ebeveynlerinden öğrenir. Dolayısı ile, bir kişinin fikri ve kültürel oluşumunda, hatta kişilik oluşumunda aile fertleri asal rol oynarlar. Bu nedenledir ki, insan kaynakları uzmanları, işe alım mülakatlarında adayların aile fertlerini ilgilendiren sorgulamalar yapar ve bu yolla, aday hakkında değerli bilgiler ve çıkarımlar edinirler.
  1. Hayvanlar da öğrenir mi? Bu sualin yanıtını metin içinde “Hayvanların davranışları intuitive / içgüdüseldir” şeklinde vermiştik. Ancak, mesele bu kadar basit değildir. Evet, hayvanlar da öğrenir. Hayvanlar iki şekilde öğrenirler. Birincisi Reinforcement / Şartlanma şeklinde öğrenmedir. Buna klasik örnek olarak, yemek vermeden önce her seferinde bir zil çalan ve bir süre sonra yemek vermese bile zil sesini duyduğunda ağzı sulanıp yemek hazırlığına geçen meşhur Pavlof’un Köpeği deneyini verebiliriz.

Akvaryumumdaki balıklar, günde iki kez otomatik timer’lı feeder ile beslenmektedirler. Bu pille çalışan alet, ayarladığınız saatte harekete geçip akvaryuma, üstten belirli bir miktar kuru yem dökmektedir. Balıklar, bu saati öğrenip 15 dakika öncesinden aygıtın altında, nerede ise ağızlarını açıp beklemeye geçmektedirler. Yani, balıklar beslenme saatlerini öğrenebilmektedirler.

Pekiştirme’ye bir başka örnek de tefin sesini duyar duymaz dans etmeye başlayan ayılardır. Eskiden sokaklarda görürdük (Şimdi iyi ki yasaklandı) Çingeneler, “Göster bakayım kaynanan hamamda nasıl göbek atıyor?” deyip tefi çalmaya başlayınca zavallı ayı başlardı oynamaya. Bu pekiştirmeyi, sıcak sac üstünde bıraktıkları ayı ayakları yanıp zıpladıkça tef çalarak gerçekleştirirlerdi. Bunun sonucunda, tef sesini duyan zavallı ayı, nerede olursa olsun, ayağının yandığını zannedip ayni hareketleri yapardı, bilinçsiz olarak.

Reinforcement / Pekiştirme sadece hayvanlara değil, insanlara da uygulanabilir. Kendisine karşı çıkan, eleştirenleri sert bir şekilde cezalandıran, süren, acı çektiren, coplatan, gazlatan, Tayyip Erdoğan’ın yaptığı da Pekiştirme’dir. Pekiştirmek yani beyninimize yerleştirmek istediği husus, kendisine karşı gelinmesinin çok riskli olduğu, dolayısı ile bundan elden geldiğince imtina edilmesi ve bunu yapanların sayıca giderek azaltılmasıdır. Buna “Gözdağı Vermek” de diyebilirsiniz.

Bunun tersini de yapmak mümkündür. Örneğin, istediğin davranışı sergileyen kişiyi ödüllendirmek; dersini çalışan çocuğa şeker vermek veya sana oy veren, seni destekleyen, “Uğrunda ölürüz…” diyen vatandaşa pirinç, bulgur, para vermek gibi!…

  1. Beyin Yıkama (Brain Washing + Mind Control): Beyin Yıkama ve Beyin / Düşünce Kontolü, yukarıda açıklamaya çalıştığım Reinforcement / Pekiştirme tekniklerinin, belirli teknikler kullanılarak insanlara uygulanması halidir. Her ikisi de, temel olarak, bireyin farkında olmadan tutum ve davranışlarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesine yönelik teknik ve yöntemlerdir.

Çinlilerin meşhur, insanı çıldırtan “Durdurulamayan su damlama sesi işkencesi” Brain Washing için klasik bir örnektir. Günümüzde televizyonlarda sıkça kullanılan beyin yıkama teknikleri de hepimize yaşatılan örneklerdendir. Seyrettiğimiz bir film veya dizi içerisinde, saniyenin 3000’de biri kadar bir sürede bir kare mesaj / imaj geçirerek insanların acıktırılabildiği, başının ağrıtılabildiği, belirli bir ürün veya markaya yönlendirilebildiği artık bilinen bir hakikattir. Bunun ötesinde, özellikle Amerikan Show’larında ve dizilerinde, bazı mesajlar verilmek sureti ile kitleler belirli inanç, tutum ve davranışlara, bilinçli olarak yönlendirilmektedirler. Örneğin, üç kez hanımlarla evlenip boşanmış müptezel bir lezbiyen olan Ellen de Generis adlı, kadının çok meşhur şovu insanlara gay ve lezbiyen ilişkileri kabul ettirmeye yöneliktir.

Benzer bir şekilde, Zeki Müren de ülkemizde gay olgusuna yumuşak geçişi sağlamıştır.

Yine benzer bir şekilde, “Şeriat yönetimine geçiş, kanlı mı kansız mı olacak” demesi ile meşhur, mezarında taklalar atası Necmettin Erbakan milleti radikal dinciliğe alıştıran kişidir. Onu takip eden Recep Tayyip Erdoğan ise bu konunun “Usta”sıdır!…

Öğrenmenin bir zorluğunu da içinde yaşadığımız günlerde şu meşhur “Rüşvet, Yolsuzluk, Hırsızlık” tapeleri vesilesi ile yaşayarak öğrenmiş bulunmaktayız. Vatandaşlarımızın oldukça büyük bir kısmı bu alenen faş edilmiş ayıba itibar etmemekte, inanmak istememekte ve bunları inkar etmektedirler, cehalet, ve şartlanmışları nedeni ile. Belki biraz da menfaatleri gereği…

Nasıl öğrendiğimiz oldukça bilinmekle beraber, niye öğrenemediğimiz veya öğrenmeme konusunda direnç gösterme nedenlerimiz hakkında sizlerle bilgi paylaşabildi isem ne mutlu bana.

Bu konuda fikir ve düşüncelerinizi benimle paylaşırsanız daha da mutlu olurum.

Aydın Uluçam, 30 Nisan 2014